Tasavvuf Ahli

MUHAMMED BAHÂEDDÎN ŞÂH-I NAKŞİBEND

Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin onbeşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin ve Emîr Külâl’in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Bahâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir. Seyyid olup, soyu şöyledir: Babası Seyyid Muhammed Buhârî, onun babası Seyyid Muhammed Celâl Burhâneddîn olup ta İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretlerine dayanır. Behâüddîn Şâh-ı Nakşîbend hazretleri, 718 (m. 1318) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı ârifân’da doğdu. 791 (m. 1389)’de Kasr-ı ârifân’da Rebî’ul-evvel ayının üçüncü günü olan Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır, İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Hem zamanında, hem de kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pekçok insan hidâyete kavuşmuştur.

Zamanının büyük evliyâsı olan Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o doğmadan, doğduğu yer olan Kasr-ı ârifân’a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zâtın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir evliyâ yetişecek diyerek işâret etmiş, tarikatın İmâmı olacak emsalsiz bir zâtın buradan zuhur edeceğini talebelerine ve sevenlerine müjdelemişti. Babası şöyle anlatmıştır: “Oğlum Bahâeddîn’in doğmasından üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-ı ârifân’a gelmişti. Ben onu çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı ârifân’a teşrîf edince, yeni doğmuş olan oğlum Behâeddîn’i alıp huzûruna götüreyim ve himmet isteyeyim, böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle Behâeddîn’i kucağıma alıp, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna götürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn’i elimden alıp, bağrına bastı ve buyurdu ki: “Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, ma’nevî evlâtlığa kabûl ettim.” Sonra yüzünü talebelerine çevirip, talebeleri arasında en meşhûr talebesi olan Seyyid Emîr Külâl’e şöyle dedi: “Size, bu yerde bir büyük zâtın kokusu geliyor derdim. Bu defa bu tarafa gelirken de, buraya yaklaştığımızda size demiştim ki, daha önce duyduğum koku iyice arttı. Hakîkat şudur ki, size bahsettiğim mübârek zât doğmuştur. İşte o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir” buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamanının en büyük evliyâsı ve mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyâlığa âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidâyet ve irşâd nişanları yüksek simasından belli olurdu.

Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardı. Behâeddîn, doğumuna bir müddet daha olan o ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.”

Tahsili: Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini ma’nevî evlâtlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî’dir. Önce ondan istifâde etti. Daha sonra bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi Seyyid Emîr Külâl’e havale etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl’in sohbetine devam etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgirâ’nın sohbetine devam etti. Yedi sene de onun yanında kaldı. Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ’nın sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ’nın yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Behâeddîn Kışlâkî’den hadîs ilmini öğrendi. Ayrıca Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden de feyz aldı. Üveysî olarak yetiştirildi. Böylece tasavvufda ve diğer ilimlerde çok iyi yetişti.

Kendisi şöyle anlatmıştır: “Çocukluk çağından bülûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Baba Semmâsî’nin sohbetinde bulundum. Onsekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’yi düğünüme da’vet etmek için beni Semmas’a gönderdi. Semmas’a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rek’at namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok duâ ettim.

Dilimden şu duâ çıktı: “Allahım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye takat, güç ver.” Sabah olunca hocamın huzûruna vardım. Bana bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra; “Ey evlâdım duâda şöyle demek lâzımdır (Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu zaîf kuluna fazlın ve kereminle ihsân et.) Çünkü Allahü teâlânın rızâsını kazanan kimseye belâ gelmez. Eğer Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, yine kendi inâyetiyle o sevgili kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ istemekde güçlük vardır.” Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofradan bir somun ekmeği alıp bana verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; “Bu ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır” buyurdu. Nihâyet da’vetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı ârifân’a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Rûhum öylesine zevkle dolu idi ki, kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Kalbim, aşk ve şevkle dolu olarak heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka herşey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; “Kalbini ayrılıktan koru” buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine da’vet etti. Hocam da bu da’veti kabûl edip, o zâtın evine indi. Ev sahibinin, mahcubiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye, “Senin ızdırabının sebebi nedir?” dedi. O da; “Efendim, size yemek ikram etmek istiyorum, fakat sütten başka birşeyim yoktur” dedi. Bunun üzerine hocam bana; “Behâeddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyâç hâsıl oldu. O ekmeği ver” dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sahibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp Kasr-ı ârifân’a gitmek üzere yola devam ettik.”

“Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince, dedem beni Semerkand’a götürdü. Orada bulunan büyük âlimleri ve evliyâ zâtları ziyâret edip, benim için duâ ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı ârifân’a döndük. O günlerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip, emaneten saklanmakta olan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-ı ârifân’a geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; “Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; “Oğlum Behâeddîn’in yetişmesi ile ilgilen. Ondan şefaatini esirgeme! Eğer onun yetişmesinde kusur edersen, sana hakkımı helâl etmem” buyurdu. Ben de bu vasıyyeti üzerine senin yetişmen ile ilgileneceğime söz verdim” dedi. Seyyid Emîr Külâl hazretleri Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yetişmesi ile titizlikle meşgûl olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı. Hattâ birgün ona şöyle buyurdu: “Yüce mürşidim Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasıyyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hemde ilim bakımından yüksek bir himmete sahib bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Herkimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin. Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim. Bostanı senin için kuru ettim. Ya’nî göğsümde, kalbimde olanların hepsini sana verdim. Rûhâniyet kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefs çerçevesinden; çıkardım. Ama senin himmet kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdiden sonra icâzetlisin” buyurmuştur.

Bunun üzerine Mevlânâ Ârifin sohbetine gidip, yedi sene de onun yanında bulundu. Sonra Halîl Atâ hazretlerinin yanına gidip, oniki sene de onun sohbetinde bulundu. İki defa hacca gitti, ikinci haccında Herat’a gidip, Mevlânâ Zeynüddîn hazretleriyle üç gün sohbet etti. İkinci hacca gidişinde Hicaz’dan dönüp, bir müddet Merv şehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ’ya dönüp orada yerleşti. Emîr Külâl hazretlerinin vefâtından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini yaptı.

Behâeddîn Buhârî hazretlerine siz nasıl bir yolda bulunuyorsunuz? diye suâl sorulunca, buyurdu ki: “Ancak ârif olanların istifâde edebileceği bir yolda bulunuyoruz. Bu yol da üç şeyden ibârettir. Bunlar; murâkabe, müşâhede ve muhâsebedir. Murâkabe: Bu yola giren kimsenin, herşeyi bırakıp Allahü teâlâya dönmesidir. Murâkabe ehli pek azdır. Olanlar da gizlidir. Biz şu neticeye vardık ki, murâkabeyi elde etmenin yolu, nefse muhalefet etmektir. Müşâhede: Gayb âleminden gelir ve kalb üzerine işlenen bir tecellîdir. Celâli veya cemâli olmak üzere ikiye ayrılmışdır. Muhâsebe: Bizim yolumuzda olan kimse, düşünüp araştırır. Kendini hesaba çekip bakar. Geçmiş olan zamanı gaflet ile mi, huzûr ile mi geçti? Eğer huzûr ile geçmişse, o kimsenin vakti değerlendirilmiştir. Allahü teâlâya hamd etsin. Eğer geçen zamanı gaflet ile geçmişse, o kimse vaktini zayi etmiştir. Yapacağı iş, geleceği için tedbirli olup, tövbe etmektir. Ârif olanlar, bu üç husûsa riâyet ettikleri için pekçok fayda elde ederler. Ârif olmadan istifâde edemezler. Bizler, maksada ulaşmakta vâsıtayız. Allahü teâlânın inâyeti olmadan ve rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz. Şu hâlde bu yolda ilerleyen kimse, kıyâmete kadar yaşasa, kendisine rehber olan zâtın terbiye ni’metinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine getiremez.”

Behâeddîn Buhârî, Allahü teâlânın kullarına şefkat ve acımalarının çokluğundan, oniki gün başını secdeye koyup, Allahü teâlâdan, tasavvufta kolay ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol; yeme, içme, giyimde, oturmada ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır.

Kendisinden kerâmet isteyenlere buyurdu ki: “Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günah ile yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur mu?” Bir defasında da buyurdu ki: “Biz Allahü teâlânın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip götürülenlerden eyledi.”

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yolunun esaslarından olan; “Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik” buyurması, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin daha ilk sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete kavuşmasına benzetilmiştir.

Buyurdu ki: “Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalb ile de, Allahü teâlâya teveccühtür. Kalb ile çok zikretmektir. Farz ve sünnetleri eda etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksad ve ele geçen şey; Allahü teâlânın devamlı huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı Kirâm zamanında buna İhsân ismi verilmişti. (Ya’nî her ân Allahü teâlânın gördüğünü bilmek ve Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmek hâline ihsân denilmiştir,) Bu yolda ilerleme esnasında; nefsin arzularını yok etmek, nûrlara ve hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer.”

Buyurdu ki: “La ilahe illallah kelimesini söylemenin hakîkati, Allahü teâlâdan başka ne varsa hepsini yok bilmektir.”

Yine buyurdu ki: “İslâm dîninin hükümlerini yapmak, ya’nî emirleri yapıp yasaklardan sakınmak, haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret miktârınca kullanmak, tamamen nûr ve safadır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa cenâb-ı Hakkın feyzi her ân gelmektedir.”

Bir kimse sizin yolunuzun esâsı ne üzere kurulmuştur? deyince; “Zâhirde halk ile, bâtında Hak ile olmak üzere kurulmuştur” buyurdu ve şu beyti okudu:

“İçerden âşinâ ol, dışdan yabancı,
Az bulunur cihanda böyle yürüyüş.”

ХОЖА САЙЙИД АМИР КУЛОЛ

(1287 – 1370)

Хожа Саййид Амир Кулол қуддиса сирруҳу – асли исмлари Саййид Амир Калон бўлиб, Бухоро яқинидаги Сухор қишлоғида тахминан 1287 йилда туғилганлар. Шамойиллари: узун бўйли, буғдойранг, кўкраги кенг, қўллари узун, чатмақош, соқолларига оқ оралаган, жисмонан бақувват, паҳлавон келбатли Пайғамбаримиз Муҳаммад с.а.в. наслидан – саййидзодаликлари учун Саййид ва Амир деб айтилган. Хожа Саййид Амир Калон кулолчилик билан шуғулланганлиги учун Мир Кулол номи билан машҳур бўлган. Оталари Саййид Амир Ҳамза Яссавия тариқатининг машҳур шайхларидан бўлмиш Саййид Отанинг дўсти бўлган.

«Мақомати Амир Кулол»да Хожа Саййид Амир Кулолнинг ота томондан шажараси қуйидагича келтирилган:

  1. Ҳазрати Муҳаммад Мустафо (с.а.в.)
  2. Ҳазрати Али ибн Абу Толиб ва Биби Фотима (р.а.)
  3. Имом Хусайн (р.а.)
  4. Имом Зайнулобидин (р.а.)
  5. Имом Муҳаммад Боқир (р.а.)
  6. Имом Жаъфари Содиқ (р.а.)
  7. Ҳазрат Саййид Мусо
  8. Саййид Муртазойи Соний
  9. Саййид Шариф
  10. Саййид Муҳаммад Аъло
  11. Саййид Али
  12. Саййид Хусайн
  13. Саййид Жаъфар
  14. Саййид Абдуллоҳ Шаҳид
  15. Саййид Муҳаммад Мақбул
  16. Саййид Муҳаммад Қусрий
  17. Саййид Иброҳим
  18. Саййид Амир Ҳамза
  19. Саййид Амир Калон (Мир Кулол)

Саййид Мир Кулолнинг Саййид Амир Бурҳон, Саййид Амир Шоҳ, Саййид Амир Ҳамза, Саййид Амир Умар исмли тўрт ўғли ва Хотуни Калон исмли бир қизи бўлган.

 «Мақомати Амир Кулол»да нақл қилинишича, Ҳазрат Мир Кулол мужаррад (бўйдоқлик) даврида Рометан туманидаги боғларнинг бирида ўз тенгқўрлари билан иттифоқ бўлиб, чопонларини ювибтилар ва биродарларига айтибтики, эй ёронлар, чопонларни пахса девор устига ёймайлик, чунки у ерда тиканларга озор берилур. Зинҳор дарахтлар шохига осмайлик, шохлар эгилиб, жабр бўлур. Заминга ҳам ташламайлик ўт-ўланлар хароб бўлур. Бу гапларни эшитиб, не қиларини билмай қолган биродарлари сўрабтики: «Амир, сиз чопонингизни қандай қилиб қуритасиз?». Ҳазрат дебтилар: «Мен чопонимни устимга ташлаб, офтобрўяда ўтираман ва шундай қилиб қуритаман. Эй ёронлар, агар пахса девордан бир парча узилиб ерга қуласа ё дарахт шохи синса, ё чорва ейдиган ўтларга зарар етса, Худовандга не узр билдирурмиз? Зинҳор номашруъ (шариатга зид) ишлар кичик бўлса ҳам қилманг. Чунки кичик гуноҳлар такрорланаверса, дўзахга олиб борур. Пайғамбар с.а.в., истиғфор (кечирим сўраш) билан катта гуноҳлар ҳам кечирилади, муттасил қилинаверилса, кичик гуноҳлар ҳам каттага айланади, деганлар».

Ҳазрат Саййид Мир Кулол дейдиларки, то тақво (парҳез)ни рўзғорингиз шиори этмасангиз, Аллоҳ таъоло сизга тўғри йўл эшигини очмайди.

Ҳазрат Саййид Мир Кулол дейдиларки, бир сердарахт боққа кирдингиз, ҳар бир дарахтнинг беҳисоб шохлари, ҳар бир шохнинг беҳисоб барглари бор ва ҳар битта баргда биттадан қуш қўниб, янгроқ ва фасеҳ овоз билан «Ассалому алайкум, эй валиюллоҳ!»- дейишса, бу қанчалик ёқимли бўлмасин, сиз зинҳор бундан ғурурланманг, шу заҳотиёқ ҳам зоҳир, ҳам ботинингиздан Аллоҳ таъолодан шу қадар қўрқсинки, дўзах фақат мен учун бино қилинган, деган фикр унинг қалбида бўлсин. Гоҳо Аллоҳнинг раҳматидан умидвор бўлиб, шодлансин, зеро Худонинг наздида бутун олам гуноҳини мағфират қилиш душвор эмас.

Нақл қилурларки, Ҳазрат Саййид Мир Кулол асҳоблари билан Бухородаги жомеъ масжидга қараб кетаётгандилар. Йўл ёқасидаги далада деҳқончилик қилаётган бир ғулом бойдан сўради: «Бу ўтиб кетаётганлар кимлардур?». Бой деди: «Булар текинхўр, назрхўрлардир!». Унинг бу гапини эшитиб Ҳазрат Саййид Мир Кулол дедилар: «Эй ёронлар! Улуғ Хожамиз Абдулхолиқ Ғиждувоний қуддиса сирруҳу айтган эдиларки, кимеки дарвишларга ҳақорат назари билан қараса, то гардин (оғир касаллик) дардига чалинмаса, дунёдан ўтмас».

 Ҳазрат Саййид Мир Кулол асҳоблари билан намозни ўқиб қайтиб келаётганда не кўз билан кўрсинларки, ул бой худди олов ичига тушган каби талваса қилиб ётибди. Унинг кўзи Ҳазрат Саййид Мир Кулолга тушиши билан англадики, ўзига теккан ўқ Саййид Мир Кулол камонларига тегишлидир. Ва ўз ғуломига ялиниб деди: «Мени ул Саййидзоданинг оёқлари остига элтинг, шояд авф этсалар!». Ғулом бойни кўтариб Ҳазрат Саййид Мир Кулол ҳузурига олиб борди ва нажот талаб қилди. Саййид Мир Кулол афсусланиб дедилар: «Бу ўқнинг давоси йўқ. Тезроқ уни уйига элтинглар!». Дарҳақиқат, бой ўз хонадонига етмасдан жон таслим этди. Собиқ иттифоқ замонида Ҳазрат Саййид Мир Кулол жомеълари йиқитилди, зиёратгоҳни шўр босган, қаровсиз эди.

Истиқлол йилларида Саййид Мир Кулол зиёратгоҳларида янги масжид, дарвоза, меҳмонхона, маҳобатли мақбара ва улкан боғ барпо қилинди. Ҳозирда зиёратгоҳ муқаддас қадамжога айланган.

Ҳазрат Хожа Саййид Амир Калон (Мир Кулол)нинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад (с.а.в)
  2. Абу Бакр Сиддиқ (р.а)
  3. Ҳазрат Салмони Форсий
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний
  11. Ҳазрат Хожа Ориф Ревгарий
  12. Ҳазрат Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий
  13. Ҳазрат Хожа Али Рометаний
  14. Ҳазрат Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий
  15. Ҳазрат Хожа Саййид Амир Калон (Мир Кулол)

SEYYİD EMİR KÜLAL

Seyyid Emir Külal hazretleri, Silsile-i aliyyenin on dördüncüsüdür. Hazret-i Hüseyin’in soyundandır. Evliyanın meşhurlarından olan Muhammed Baba Semmasi’nin talebesi ve Behaeddin-i Buhari hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için “Külal” ismiyle meşhur olmuştur.

Her anını İslamiyet’e uygun olarak geçirmiş, pek çok kimse onun sohbet ve derslerinde kemale gelmiştir. Annesi şöyle anlatır: «Emir Külal’a hamile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hâl başımdan üç defa geçti. Sonra hayırlı bir çocuğa hamile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helalden olmasına çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandım.»

Salih zatlardan biri vefat edeceği sırada, cenaze namazını Emir Külal hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat o, uzak bir yerde bulunuyordu. O zat vefat edince, o beldenin âlimleri toplandı. Onun çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sufi; «Haberciye lüzum yok, kendisine malum olabilir» dedi. Her ihtimale karşı, iki kişi gidip, haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emir Külal hazretleri aniden karşıdan gözüktü. Bundan sonra vefat eden zatın cenaze namazını kıldırdı. Oradaki âlimler, bu iş için kendisine nasıl malum olduğunu sordular. O da şu hadis-i şerifleri bildirdi:

(Kalb, kalbe karşıdır.)

(Mümin, müminin aynasıdır.)

(Her kaptan içindeki sızar.)

Kerametten sordular. Buyurdu ki: «Evliyanın kerameti haktır. Aklen ve naklen caizdir. Bu hususta çok nakiller vardır. Süleyman aleyhisselamın veziri Âsaf’ın, Belkıs’ın tahtını bir anda Sana’dan Kudüs’e getirmesi gibi. Bir başka misal; Hazret-i Ömer, bir defasında Medine’de, hutbe okurken, İran’daki İslam ordusunu görüp, ordu kumandanına; «Ya Sariye, dağa yanaş dağa!» buyurdu. Uzakta olan kumandan Sariye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücumundan korundu. Evliyadan meydana gelen keramet, Peygamber efendimizin mucizesinden dolayıdır.

Ölüm hastalığında, talebelerine şöyle vasiyet etti:

«İlim öğrenerek Muhammed aleyhisselamın yoluna tâbi olmaktan asla ayrılmayınız. Bu, mümin için bütün saadetlerin vasıtasıdır. Her Müslüman erkeğin ve kadının, kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bunlar, sırasıyla şu bilgilerdir: İman, Namaz, Oruç, zengin ise, Zekat ve Hac, Ana-Baba hakkını öğrenmek.

Allahü teâlânın kendisinden razı olmasını isteyen, anne ve babasının rızasını kazanır. Resulullah efendimiz; «Allahü teâlânın rızası, ana babanın rızasını kazanmakla elde edilir» buyurdu. Bu bakımdan, ana babanın hakkını gözetmek mühimdir. Sıla-i rahim (akrabayı ziyaret), komşu hakkını gözetmek, lazım olan alış-veriş bilgilerini öğrenmek, helali ve haramları öğrenmek lazımdır.

Yine buyurdu ki:

«İhlaslı olunuz. Her işinizi Allah rızası için yaparsanız, kurtulursunuz. İhlassız yapılan amel, üzerinde padişahın mührü bulunmayan geçmez para gibidir. Üzerinde padişahın sikkesi bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlas ile yapılan az amel, Allahü teâlâ indinde çok amel gibidir. İhlassız yapılan çok amelin ise, Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibadeti ve işi, ihlas ile yapınız. Böylece Allahü teâlânın rızasını kazananlardan olursunuz.

Хожа Саййид Амир Кулол зиёратгоҳидан лавҳалар

ХОЖА  МУҲАММАД  БОБОЙИ  САМОСИЙ

(1259 – 1354)

Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий қуддиса сирруҳу – 1259 йил Рометаннинг Самос қишлоғида туғилганлар. 1354 йил вафот қилганлар. Қабрлари Самос қишлоғида бўлиб, ҳозирда обод зиёратгоҳга айланган.

Хожа Муҳаммад Бобойи Самосийнинг касблари деҳқончилик бўлган. Ҳазратнинг кароматлари ва нек хулқлари ҳақида «Мақомати Амир Кулол», «Мақомати Шоҳи Нақшбанд», Носириддин Тўра ибн Амир Музаффарнинг «Туҳфат аз зоирин»ида ва бошқа манбаларда зикр қилинган.

Манбаларда таъкидланишича, Хожа Муҳаммад Бобойи Самосийнинг оталари – Саййид Абдуллоҳ бўлган. Ул зоти шариф саййидлардан бўлиб, шариат ва тариқат илмидан воқиф эди. Ҳазрат Бобойи Самосий буғдой ранг бўлсалар-да, ғоят нуроний ва ўткир назарли зот бўлганлар.

Хожа Муҳаммад Бобойи Самосийнинг жуда кўп мурид, шогирд ва издошлари бўлган. Энг етуклари қуйидагилардир: Хожа Муҳаммад Самосий (бу киши Хожа Бобойи Самосийнинг ўғиллари), Хожа Муҳаммад Сўфий, Ҳазрат Мавлоно Али Донишманд, Ҳазрат Саййид Амир Кулол.

Нақл қилинишича, Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий бир гуруҳ муридлари билан Бухоро вилоятидаги Қасри Ҳиндувондан ўтиб кетаётганда: «Бу тупроқдан эр иси келмоқда, шу зот баракотидин Қасри Ҳиндувон Қасри Орифонга айлангай» – дебтилар. Ўша пайтда ҳали Ҳазрат Баҳоуддин Нақшбанд туғилмаган, балки оналарини қорнида экан. Бир неча вақтдан кейин эса: «Ҳалиги эрнинг иси ортиқроқ бўлибти», дейдилар.  Дарҳақиқат, Ҳазрат Баҳоуддин туғилган эканлар. Уч кунлик Баҳоуддинни Хожа Бобойи Самосий маънавий фарзандликка қабул қилиб, Саййид Амир Кулолга Хожа Баҳоуддин тарбияси билан шуғулланишни топширдилар.

Ҳазрат Жомийнинг «Нафоҳатул унс» китобларида таъкидланишича, Хожа Бобойи Самосий ўз кулоҳларини Хожа Баҳоуддин Нақшбандга берган. Аллоҳ таъоло шу кулоҳ шарофатидан Хожа Баҳоуддинга балогардонлик кароматини ато этган экан.

«Мақомати Амир Кулол»да нақл қилинишича, Самос қишлоғида икки гуруҳ орасида низо чиқиб, охирида муштлашибдилар ва натижада бир кишининг тиши синибди. Жабрланган томон, тишимиз хунбаҳосини ундириб оламиз, деб ҳокимга арз қилмоқчи бўлибди. Шунда орадан бир киши: «Ҳазрат Бобойи Самосий ҳазратларига мурожаат этайлик, у киши не десалар шуни қилайлик. Зеро, у кишидан маслаҳат олмай ҳокимга бориш айб саналур», – дебди. Унинг бу фикри ҳаммага маъқул бўлган экан. Ҳазрат Бобойи Самосий синган тишни олиб Саййид Амир Кулолга берибдилар ва: «Эй фарзанд, сиз шундай иш қилингки, орадаги низо йўқолсин!» – дебдилар. Саййид Амир Кулол жабрдийда оғзига тишни ўрнатиб, Аллоҳ таъолодан мадад, пирлардан истионият тилаб, дуо қилибдилар. Тиш ўз ҳолидай бўлиб қолибди. Бу ҳолни мушоҳада этиб, икки гуруҳ бир-бири билан ярашиб, тавба шарафига муяссар бўлибди. Яна «Мақомати Амир Кулол»да ёзилишича,  Саййид Амир Кулол Рометанда кураш тушар, Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий эса девор соясида ўтириб, майдондагиларни тамоша қилиб турганларида маҳрамларидан бири сўрайдики: «Эй Махдум! Бу одамлар бидъат иш билан машғул, сиз эса хайратланиб тамоша қиляпсиз. Бунинг боиси не?». Хожа Бобойи Самосий дедилар: «Эй фарзанд! Бу майдонда бир мард борки, ўзи саййидзода (яъни Пайғамбаримиз Муҳаммад с.а.в. авлодлари) бўлиб, анинг суҳбатидан барча комил инсонлар баҳраманд бўлгусидир. Биз шу мардни кутиб ушбу ерда турибмиз, зеро унинг парвози ғоят баланд, мақоми ҳам олийдур». Баногоҳ Саййид Амир Кулол назарлари Хожа Бобойи Самосийга тушиб, ошиқ ва ошуфта юрак Ҳазрат Бобо тўрига сайд бўлди ва майдонни тарк қилдилар. Хожа Бобойи Самосий Саййид Амир Кулолни маънавий фарзандликка қабул этиб, ул зотга тариқат одобидан сабоқ бера бошлайдилар. Шу кундан эътиборан Саййид Амир Кулол қайта кураш майдонига чиқмадилар.

Ҳазрат Хожа Муҳаммад Бобойи Самосийнинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад (с.а.в).
  2. Абу Бакр Сиддиқ (р.а).
  3. Ҳазрат Салмони Форсий (р.а).
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний
  11. Ҳазрат Хожа Ориф ар Ревгарий
  12. Ҳазрат Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий
  13. Ҳазрат Хожа Али ар Рометаний
  14. Ҳазрат Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий

MUHAMMED BABA SEMMASİ

Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara’ya bağlı Semmas köyünde doğdu.

Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi’yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.

Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; «Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı Ârifân (Arifler Sarayı) olur» buyurdu.

Bir gün yine oradan geçiyordu. «Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir» buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi’ye getirince; «Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik» buyurup, talebelerine de; «Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır» buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:

«Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: «Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!»
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; «Bir daha dua ederken, «Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!» diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir»buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım.»

Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Külal hazretleridir.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:

Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; «Al, bunu sakla, belki lazım olur» buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, «Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; «Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum» dedi. Hocam bana dönüp; «Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver» buyurdu.

 

Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий  зиёратгоҳидан лавҳалар

ХОЖА АЛИ РОМЕТАНИЙ

(вафоти 1310 ёки 1321-йил)

Хожа Али Рометаний қуддиса сирруҳу – Хожаи Азизон номи билан машҳур. Бу зоти шариф Рометаннинг Қўрғон қишлоғида туғилганлар. Мақоматлари ғоят олий, кароматлари бисёр, касблари тўқувчи бўлган.

Хоразмда бир муддат яшаб, хонақоҳ очган ва хожагонияни мазкур ҳудудда тарқатган. Суфийлик йўлидаги устози Маҳмуд Анжир Фағнавийдир. Ўз навбатида, Рометаний Хожа Муҳаммад Бобойи Самосийнинг устози ҳисобланади. Бизгача «Маноқиби Хожа Али Азизон Рометаний« асари етиб келган. Асарда Рометанийнинг тасаввуф аҳлининг ахлоқ ва одоби, хожагон тариқати қонун-қоидалари билан боғлиқ қарашлари, панду насиҳатлари жамланган. Хожагонлик тариқатининг 10 шарти баён қилинган »Рисолаи Ҳазрати Азизон» номли кичик ҳажмли асар ҳам Рометанийга нисбат берилади. Али Сафийнинг «Рашаҳоту айнул ҳаёт» китобларида ёзилишича, бу зоти шариф 1310 йилда, «Мақомати Шоҳи Нақшбанд»да таъкидланишича, 1321 йилда вафот қилганлар. 130 йил умр кўрганлар. Қабрлари Кўҳна Урганжда обод зиёратгоҳдир. Бу зотнинг Рометандаги Қўрғон қишлоғида обод табаррук қадамжо зиёратгоҳлари бор.

Хожа Али Рометанийнинг Хожа Муҳаммад ва Хожа Иброҳим исмли икки ўғиллари бўлган.

Хожа Али Рометанийнинг тўртта машҳур халифалари бўлган: Хожа Муҳаммад Кулоҳдўз, Хожа Муҳаммад Халлож, Хожа Муҳаммад Бовардий ва Хожа Муҳаммад Бобойи Самосий.

Хожа Али Рометанийнинг «Рисолаи Азизон» китоблари машҳур. Бу зотнинг қуйидаги шеърлари машҳур:

Ул Аллоҳким тану жонни яратди,

Ҳар аъзони бир хизматда қаратди.

Тилда иллат кўрди-ю этди тутқун,

Оғиз – зиндон, тилни анда қаматди.

* * *

Жонинг вужуд ичра қамалган қушдир,

 Ғанимат била уни, асрагил ҳар он.

Оёғидан боғлаб қўймасанг агар

Учиб кетса, қайтиб келмагай, инон.

* * *

Рометанга кел, Ҳаққа етмоқ истасанг,

Рометанга кел, дўстни тутмоқ истасанг.

Кел, бошингдан оёқ ясаб, аё дўст,

Гар Азизон руҳин шод этмоқ истасанг.

* * *

Гар зикр дилга етса, дилинг дар қилгай,

Ул зикр эрдики, мардни фард (ягона) қилгай.

Ҳар чанд ки зикр хосияти оташдур,

Лекин икки жаҳонни дилингда сард (совуқ) қилгай.

Хожа Али Рометаний вафотларига бағишлаб ёзилган ушбу байтлар машҳурдир:

Ҳафтсаду понздаҳ зи ҳичрат буд,

Бисту ҳафтум зи моҳи Зулқаъда.

Ки ин Чўнайди замону Шиблии вақт,

Зи ин саро рафт бар сари парда.

Яъни, замонанинг Жунайди, вақтнинг Шиблийси ҳисобланмиш Хожа Али Рометаний ҳижрий 715 йил, Зулқаъда ойининг 28 куни вафот этди.

Ҳазрат Хожа Али Рометанийнинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад с.а.в.
  2. Абу Бакр Сиддиқ р.а.
  3. Ҳазрат Салмони Форсий
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний
  11. Ҳазрат Хожа Ориф ар Ревгарий
  12. Ҳазрат Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий
  13. Ҳазрат Хожа Али Рометаний

ALİ RÂMİTENÎ

İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden. Buhârâ yakınlarındaki Râmiten kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1316 (H.716) yılında Harezm şehrinde vefât etti.

Râmiten’de küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Akıl ve zekâsının parlaklığı, kavrayış kâbiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi. Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet Kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî’ye kavuştu. Ali Râmitenî, ondan mânevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası gelmeyen vilâyet, evliyâlık derecelerine kavuştu. Mânevî ve maddî ilimlerde kemâl buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka dâvet edenlerin büyüklerinden oldu. Böylece, silsile-i aliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği, altın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin on ikinci halkası olma şerefine kavuştu.

Hâce Mahmûd-ı İncirfagnevî hazretleri, vefâtı yaklaşınca, hilâfeti Ali Râmitenî hazretlerine verdi ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp, emânet etti.

Ali Râmitenî hazretleri Pîr-i Nessâc ve Azîzan isimleri ile şöhret bulmuştur. Kendisi ibâdet ve derslerden sonra boş zamanlarda helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi mânâsına Pîr-i Nessâc derlerdi.

Ali Râmitenî hazretlerine, «Azîzân» denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmitenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir şey yoktu. O sırada Ali Râmitenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. «Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz.» diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; «Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste! Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır.» buyurdu. Genç de; «İlimde ve evliyâlık makâmında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!» dedi. Ali Ramîtenî hazretleri; «Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun.» buyurdu. Genç ise; «Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim.» dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî hazretleri; «Pekâlâ» buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allahü teâlânın izniyle Ali Râmitenî’nin derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstâdın ismi «Azîzân» olarak kaldı.

Bundan sonra Ali Râmitenî hazretlerinin sohbet halkası genişledi. İlim ve tasavvuf talipleri dünyânın her tarafından onun huzûruna koşuyorlardı. Herkes bilemediği ve çözemediği suâllerin cevâbını ondan soruyordu. Kısaca Azîzân hazretleri dünyâya İslâmiyeti yayan bir güneş gibi idi.

O, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme makâmına gelmiş olan talebelerine şöyle nasîhat ederdi:

«İrşâd işine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kâbiliyetini bile… Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd (talebe) terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.»

Ali Râmitenî hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan büyük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî zaman zaman Şeyh hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek Ali Râmitenî hazretlerine, hocasının şu sorulara cevap istediğini bildirdi.

Suâllerinden birisi şöyle idi: «Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikrâm ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yok iken, gene de insanlar sizden râzı bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?»

Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.

İkinci suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?

Cevap: Allahü teâlânın, zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır.

Üçüncü suâl: İşittik ki, siz gizli zikir yerine açık zikirle uğraşmaktasınız. Bu nasıl olur?

Cevap: Biz de işittik ki, siz, gizli zikirle meşgûl imişsiniz. Mâdemki işittik, demek sizinki de gizli zikir değil. Gizli zikirden murâd hiçbir şeyin bilinmemesi değil midir? Ha gizli zikirle meşgûl olmuşsunuz, ha açık zikirle. İkisi de müsâvîdir.

Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali Râmitenî hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün Seyyid Atâ’nın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ’nın bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ başına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmitenî’yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid’in maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmitenî; «Seyyid Atâ’nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz.» dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; «Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum.» dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflendiler.

Ali Râmitenî hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suâllere karşı şöyle buyurdular:

«Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder.» sözünün mânâsı şudur: «Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.»

Buyurdular ki: «Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir.»

«Hallâc-ı Mansûr zamânında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mansûr da o hâllere düşmezdi.»

«Allahü teâlâya hiç isyân etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.»

«Duânızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler.»

«İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.»

«Halkı hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!..»

«İbâdetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lâzımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden başlamalıdır.»

Bir gün bir kişi huzuruna gelip kalbinin dağınıklığından ve kendisini ibâdetlere tam veremediğinden bahsetti. Şeyh hazretleri şu şiiri okudular:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,

Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,

Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,

Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri.

Ali Râmitenî hazretleri: «Ey îmân edenler, Yüce Allah’a nasuh tövbesi ile tövbe ediniz.»meâlindeki Tahrim sûresinin sekizinci âyetini açıklarken buyurdu ki; «Bu âyet-i kerîmede hem işâret, hem de müjde vardır. Tövbeden dönseniz de tövbe ediniz demesi işârettir. Müjde ise tövbenin kabûlüdür. Çünkü Allahü teâlâ tövbeyi kabûl etmeyecek olsaydı, bunu emretmezdi. Emretmesi kabûl etmesini gösteriyor. Ancak tövbe dilden değil, gerçekten kusurunu bilerek kalpten olmalıdır.

Bir gün Mevlânâ Şeyh Bedreddîn Meydânî hazretleri, Ali Râmitenî hazretlerine gelerek şöyle sordu: «Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 41. âyetinde meâlen; «Ey îmân edenler! Allah’ı çokça zikrediniz.» buyurmaktadır. Bu zikirden murad mânâ dil zikri midir, kalb zikri midir?» Ali Râmitenî hazretleri bu soruyu şöyle cevapladı: «Tasavvuf yoluna ilk girenler için dil zikridir. İşin sonuna varanlar için de kalb zikridir. Bu yola ilk giren kimse yüce Allah’ı kendini zorlayarak da olsa zikretmeye çalışır. Yolun sonuna varan kimsenin durumu ise öyle değildir. Kalb zikirden etkilenince onun bu etkisi bütün bedene varır, hemen her organ zikr etmeye başlar. İşte o zaman çokça zikir başlar. Yine o zaman bir günlük ibâdet, bir senelik ibâdet yerine geçer.

Harezm’de de pekçok talebe yetiştiren Ali Râmitenî hazretleri 1316 (H.716) veya 1328 (H.728) yılında 130 yaşında iken vefât etti. İhtiyaç sâhipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Ali Râmitenî hazretlerinin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: «Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.» Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakk’ı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Hârezm’de medfundur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm’de medfun olan Hâce Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl bıraktı.

Ali Râmitenî hazretleri, Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; «Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?»Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; «İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem’e atılırlar.» buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz; «Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.» buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; «Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır.» buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; «Oruç, Cehennem’e kalkandır.» buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, «Lâ ilâhe illallah»tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; «İlâhî!Benim maksudum sensin, seni istiyorum!» der. Nitekim Resûlullah efendimiz, «Lâ ilâhe illallah» demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; «Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikrediniz.» buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytânî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allah’tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mümin, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz; «Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız.»buyurdu.

Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin yüz altmış sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen; «Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz.» buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ise; «İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir.» Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

Хожа Али Рометаний зиёратгоҳидан лавҳалар

ХОЖА МАҲМУД АНЖИР ФАҒНАВИЙ

(вафоти 1315 йил)

Маҳмуд Анжир Фағнавий ҳазратлари Силсилаи олиянинг ўн биринчисидир. Моварауннаҳрнинг Тури Синодек муқаддас бир жой юрт бўлишига васила бўлган, у ерни нурлантирган улуғ олим ва авлиёлардан бўлган Маҳмуд Анжир Фағнавий Бухоронинг Фағна қишлоғида туғилдилар.. Меъморлик билан кун кечирганлар. Хўжа Ориф Ревагарий ҳазратларининг дарсларида ва суҳбатларида етишиб, камолга келдилар. Моддий ва маънавий илмларда замонининг буюк олимларидан бўлдилар. Инсонларга тўғри бўлган саодат йўлини кўрсатиш учун устозидан ижозат олдилар. Кўплаган олим етиштирдилар. Минглаган кишиларнинг залолатдан ҳидоятга, яъни бузуқликдан тўғри йўлга ва саодатга қовушишига васила бўлдилар. Етиштирган олимлари орасида энг улуғи ўзларидан кейинги халифалари Хўжа Али Ромитанийдир. Устози Ориф Ревагарийдан ижозат олиб, инсонларни тўғри йўлга бошлаш вазифаси берилгач, ўша пайтларда керак бўлган овозли (жаҳрий) зикрни бошладилар. Дастлабки жаҳрий зикр айтишлари устозининг сўнгги хасталиги вақтида Ривагар тепалиги устида бўлганди. Хўжа Ориф шунда “Дам бу дам” дегандилар. Бу сўзини розилигига аломат деб тушундилар. Хўжа Ориф Ревагарийнинг вафотидан кейин қалъа дарвозаси олдидаги масжидда жаҳрий зикр тушишда давом этдилар. Замонининг буюк олимларидан Хўжа Муҳаммад Порисонинг боболаридан Мавлоно Ҳафизуддин олимларнинг устози Шамс-ул-аимма Ҳулвонийнинг ишораси билан Бухорода замонанинг энг улуғ имом ва олимларининг ҳузурида Хўжа Маҳмудга: “Сиз қандай ният билан овоз чиқариб жаҳрий зикр айтяпсиз?” деб савол қотдилар. Хўжа Маҳмуд “Ухлаётганларни уйқудан, ғофилларни ғафлатдан уйғотиш, инсонларни диннинг асосий ва тўғри йўлида юритиш, ҳақиқатга ташвиқ қилиш, шу тариқа инсонларни бутун яхшиликларнинг калити, ҳар саодатнинг асоси бўлган тавбага ва бир буюк зотга интисоб қилишларига (боғланишларига) сабаб бўлиш ниятида” деб жавоб бердилар. Мавлоно Хафизуддин унга “Агар ниятингиз мана шундай дуруст бўлса, бундай жаҳрий зикр қилишингиз жоиз бўлур” дедилар. Маҳмуд Анжир Фағнавий айтдиларки: “Жаҳрий зикрни, яъни сасли, овозли зикрни фақат тили ёлғону ғийбатдан, меъдаси ҳарому шубҳалилардан пок, қалби риё-ю хўжакўрсиндан узоқ, сири Раббидан бошқа барча нарсага таважжуҳдан муназзаҳ бўлган кишигина айта олади.” Буюк олим Али Ромитаний айтдилар: “Хўжа Маҳмуд Анжир Фағнавий замонида дарвешлардан бири Хизр алайҳиссаломни кўрди ва ундан: “Бу замонда этагидан тутиб, изидан эргашиладиган шайх кимдир?” деб сўради. Ҳазрати Хизр “Хўжа Маҳмуд Анжир Фағнавий” деди.” Ҳазрати Хизр билан кўришиб, бу саволни сўраган зот Али Ромитанийнинг ўзи эканлиги айтилади. Бир куни Хўжа Али Ромитаний Хўжа Маҳмуд Анжир Фағнавийнинг яқинлари билан бирга Ромитан саҳросида ҳавода учиб юрган катта оқ қушни кўрдилар. Бу қуш уларнинг бошига яқин келиб, аниқ-тиниқ қилиб “Эй Али, комил эр бўлгин! Сўзингга содиқ қолгин. Ушлаган этагингни маҳкам тутгил, аҳдингни бузмагин!” деди. Бу қушни кўриб, айтганларини эшитгач дўстларини ажойиб бир ҳол қоплаб, ҳушларидан кетдилар. Ўзларига келгач, қуш ва унинг гапиргани ҳақида сўрадилар. Али Ромитаний айтдики: “У Хўжа Маҳмуд Анжир Фағнавий эди. Аллоҳу таоло унга бу кароматни эҳсон этди. Ҳозир Хўжа Деҳҳон хаста, сўнгги лаҳзаларини яшамоқда. Уни йўқлаб, зиёратга кетмоқда. Чунки у Аллоҳу таолодан сўнгги нафасда ўзига ёрдамчи бўлиши учун авлиёларидан бирини юборишини илтижо қилган эдилар. Хўжа Маҳмуд шу сабабдан у зотнинг ёнига кетмоқдалар.”

Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавийдан Саййид Мир Кулолгача ўтган Хожагон-Нақшбандия тариқати машойихлари хуфиёна зикр билан жаҳрия (баланд товуш билан зикр этмоқ) зикрига баравар амал қилишган. Хожа Баҳоуддин Нақшбанд эса хуфиёна зикрни давом эттирганлар.

Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий 1315 йили вафот этдилар. Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий қабрлари устига янги мақбара, мақбара ёнида янги ҳовуз, янги дарвозахона, қудуқ, ҳовуз, жомеъ масжиди ва катта боғ барпо қилинган.

Фағнавийнинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад (с.а.в)
  2. Абу Бакр Сиддиқ (р.а)
  3. Ҳазрат Салмони Форсий
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний
  11. Ҳазрат Хожа Ориф Ревгарий
  12. Ҳазрат Хожа Маҳмуд Анжир Фағнавий

MAHMUD-İ ENCİR FAGNEVİ

Mahmud-i Encir Fagnevi hazretleri, Silsile-i aliyyenin on birincisidir. Maveraünnehrin Tur-i Sina gibi mukaddes bir yer olmasına vesile olan, orayı nurlandıran büyük âlim ve velilerden olan Mahmud-i Encirfagnevi, Buhara’nın Fagne köyünde doğdu. 1315 yılında vefat etti. Mimarlık ile geçinirdi.

Hace Ârif-i Rivegeri hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemale geldi. Maddi ve manevi ilimlerde zamanının büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşad etmek ve onlara saadet yolunu göstermek için hocasından icazet aldı. Birçok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalaletten hidayete, yani sapıklıktan doğru yola ve saadete kavuşmasına vesile oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü ve kendisinden sonra halifesi Hace Ali Ramiteni’dir.

Hocası Ârif-i Rivegeri’den icazet alıp, insanları doğru yola irşad ile vazifelendirilince, vaktin gereği sesli zikre başladı. Sesli zikre ilk başlaması, hocasının vefat hastalığı sırasında, Riveger tepesi üzerinde olmuştu. Hace Ârif bu zaman; «Şimdi vaktidir» buyurdu. Bu sözünü, kabulüne işaret tutmuşlardır. Hace Ârif Rivegeri’nin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescitte sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük âlimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hâfızuddin, âlimlerin üstadı Şemsüleimme Hulvani’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve âlimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; «Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikir ile meşgul oluyorsunuz?» diye sordu. Cevabında; «Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebep olmak istiyorum» buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hâfızuddin ona;«Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikretmeniz caiz olur» dedi. Mahmud-i Encirfagnevi buyurdu ki: «Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühten münezzeh olan yapabilir.»

Büyük âlim Ali Ramiteni anlatır:

«Hace Mahmud-i Encirfagnevi zamanında, dervişlerden biri Hızır aleyhisselamı gördü ve ona; «Bu zamanda kendisine uyulacak şeyh kimdir?» diye sordu. Hazret-i Hızır, «Hace Mahmud-i Encirfagnevidir» dedi.

Hazret-i Hızır ile görüşüp o suali soran zatın, Ali Ramiteni’nin kendisi olduğunu bildirmişlerdir. Bir gün Hace Ali Ramiteni, Hace Mahmud-i Encirfagnevi’nin bağlıları ile Ramiten sahrasında iken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Onların başlarının üzerine gelince, açık bir dille; «Ey Ali, kâmil er ol! Sözüne bağlı kal, yapıştığın eteğe sımsıkı sarıl, ahdini bozma!» dedi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Ramiteni buyurdu ki: «O, Hace Mahmud-i Encirfagnevi idi. Allahü teâlâ ona bu kerameti ihsan eyledi. Şimdi Hace Dıhkan hastadır, Son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyarete, yoklamaya gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan son nefeste, kendisine yardımcı olması için evliyasından birini göndermesini istemişti. Hace, bu sebeple onun yanına gidiyor.»

Маҳмуд Анжир Фағнавий зиёратгоҳидан лавҳалар

ХОЖА МУҲАММАД ОРИФ РЕВГАРИЙ

Хожа Муҳаммад Ориф Ревгарий қуддиса сирруҳу – Ҳазрат Хожа Ориф Моҳитобон номи билан ҳам машҳурдир. Хожа Муҳаммад Ориф Бухоро вилояти, Шофиркон туманидаги Ревгар қишлоғида туғилганлар ва 100 ёшдан ошиб, 1259 йилда вафот этганлар. Қабрлари Шофиркон марказида жойлашган бўлиб, ҳозирда обод зиёратгоҳга айлантирилган.

Тарихий манбаларда келтирилишича, Хожа Ориф ўрта бўйли, ой юзли, катта кўзли, қошлари камон ва бутун вужудларидан мушку анбар ҳиди анқиб турадиган зот бўлган эканлар.

Хожа Муҳаммад Ориф Ревгарий Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувонийнинг тўртинчи халифалари ҳисобланадилар. Саййид Маҳдуми Аъзам Даҳбедийнинг (1461-1542) «Мақомати Хожа Абдулхолиқ Ғиждувоний» асарларида нақл қилинишича, Ҳазрат Хизр алайҳиссалом Хожа Абдулхолиқнинг ҳузурларига келардилар. Шу пайт Ҳазрат Абдулхолиқнинг ҳамма шогирдларини уйқу босарди. Суҳбат тугаб, Хизр алайҳиссалом кетганларидан сўнг шогирдлар беихтиёр уйқудан уйғонардилар. Шогирдлар орасида энг ёши ҳисобланган Хожа Муҳаммад Ревгарий Ҳазрат Хизр алайҳиссалом суҳбатларидан баҳраманд бўлай деб, кўзларига туз сепдилар ва оғриқнинг қаттиқлигидан у кишига уйқу ғалаба қилолмайди. Суҳбатдан баҳраманд бўлдилар. Бу ҳолни кўриб Хизр алайҳиссалом дедилар: «Сиз Ориф бўлгайсиз, иншааллоҳ!». Хожа Муҳаммад Ревгарий Ҳазрат Хизр алайҳиссалом нафасларининг баракотидан бутун дунёга Хожа Ориф номи билан машҳур бўлдилар.

Хожа Ориф ар Ревгарий «Орифнома» номли китобнинг муаллифи ҳисобланадилар. «Орифнома»да ёзилганки: Одоб нек одамлар зийнатидур!

Авлиёлик аломати учтадур: биринчиси – баланд даражани эгаллаганда ҳам камтар бўлмоқ; иккинчиси – сабру-тоқати етгунча парҳезкорлик қилмоқ; учинчиси – то кучи етгунча инсоф қилмоқ.

Очлик – зоҳидлар, зикр – орифлар таоми.

«Рисолаи Сиғноқий» асарида баён этилишича, кунлардан бир кун Ҳазрат Хожа Аҳмад Яссавий таом пишираётиб, муриди Хожа Дуғийга Ғиждувонга бориб, Хожа Абдулхолиқ Ғиждувонийдан қатиқ олиб келишини буюради. Хожа Дуғий Ғиждувонга етиб бормасданоқ Ғиждувонийнинг халифаси Хожа Ориф Ревгарий Аҳмад Яссавий ҳузурига қатиқ олиб келадилар. Бундан хабар топган Хожа Дуғий: «Орифнинг ҳоли мендан устун келди» – дея Хожа Орифнинг камолотини эътироф этган экан.

Муҳаммад Толибнинг «Матлаб ут толибин» асарида Хожа Ориф Ревгарийнинг «Тадбирга боғлиқ, тақдирга мункир киши дўзахий, илоҳий тақдирга таслим бўлган киши эса жаннатийдир», деган ҳикматли сўзлари келтирилган.

Ҳазрат Хожа Муҳаммад Ориф Ревгарийнинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад (с.а.в)
  2. Абу Бакр Сиддиқ (р.а)
  3. Ҳазрат Салмони Форсий
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний
  11. Ҳазрат Хожа Ориф Ревгарий

«Орифнома»да қуйидаги байтлар хаттот томонидан ёзилган:

Афсус шуд пинҳон Моҳитобон ба зери хок,

Килкам сияҳпўш, жигар реш, сина чок.

Тарих баҳри реҳлати ў жустам аз қалам:

Қутби замон ва Орифи биллоҳ зери рақам.

Мазмуни: Афсуски, Моҳитабон ер остига пинҳон бўлди. Қаламим қора кийинди, жигарим тилинди, сийнам чок бўлди. Унинг марҳум бўлган йили «Қутби замон ва Орифи биллоҳ зери рақам»дан чиқади. Ушбу шеърнинг охирги байти «Қутби замон ва Орифи биллоҳ зери рақам»дан ҳижрий 634 йил, мелодий 1234 йил чиқади. Айрим манбаларда Хожа Ориф Ревгарий марҳум бўлган йиллари 1259 йил деб ёзилган.

Ҳозирда Шофиркон марказида Ҳазрат Хожа Ориф Ревгарий зиёратгоҳида Хожа Ориф жомеъси қад рослаган бўлиб, зиёратчилар ва намозхонлар учун муқаддас қадамжога айланган.

ÂRİF-İ RÎVEGERÎ

Peygamberimizin (aleyhisselâm) ve Eshâbının yolunu insanlara öğreten büyük âlim ve velî. Aslen Buhârâlıdır. Buhârâ’ya 30 km. uzaklıkta bulunan Rîvgir kasabasında doğmuştur. Doğum târihi kat’î olarak bilinmemektedir. Peygamber efendimizden sonra insanlara doğru yolu gösteren âlimler silsilesinin onuncusudur.

Medrese tahsili görüp, zâhirî ilimlerde büyük gayret ve çalışma gösterirdi. Hocası kendisini çok sever ve takdîr ederdi. Bu tahsil sırasında Ârif-i Rîvegerî, birgün çarşıda büyük âlim Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’ye rastladı. Baktı ki, şeyh yüklenmiş evine erzak götürüyor. Edeple yaklaşarak eşyaları taşımak için izin istedi. Şeyh yükünü Ârife verdi ve beraberce eve gittiler. Eşyaları bıraktıktan sonra, “Bir saat sonra gel, yemeği beraber yiyelim” da’vetini aldı. Rîvegerî evden ayrıldıktan sonra, kendisinde bir boşluk hissetti. Kalbindeki bu boşlukta, sâdece Abdülhâlık-ı Gücdüvânî’ye karşı hizmet aşkı vardı. Bir saat sonra eve gitti, iltifâtlar görüp, evlâtlığa kabûl edildi. Hocası tarafından ma’nevî ilimler ve evliyâlık yolunun esasları öğretilmeye başlandı. Ârif-i Rîvegerî, hep bunlarla meşgûl olup medreseye ve eski hocasına dönmedi.

Ârif-i Rîvegerî’yi her gördükte eski hocası azarlıyor, hakaret ediyor, medreseye dönmesi için baskı yapıyordu. O, her seferinde mukâbele etmiyor, hiç sesini çıkarmıyordu. Bir gece eski hocası, kendisine ve bir müslümana yakışmayacak bir günah işledi. Ertesi gün o Ârifi gördüğünde, yine hakarete başlayınca, Ârif-i Rîvegerî ona şunları söyledi: “Hocam, niye hep benim gibi bir gariple uğraşırsın? Sen, dün gece büyük bir günah işledin; kendi hatânız yetmiyormuş gibi, beni de doğru yoldan ayırmak istiyorsun.” Bunu duyan eski hocası çok utandı. Eski talebesinin durumunu anladı, tövbe etti. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî’ye gidip talebe oldu.

Ârif-i Rîvegerî hazretleri, hocasının derslerini büyük bir dikkatle ta’kib eder, onun her söylediğini ezberlerdi. Böylece zâhirî ilimlerde büyük bir âlim, bâtınî ilimlerde ise çok üstün bir velî oldu. Hocası Abdülhâlık-ı Gücdüvânî’nin hayatları boyunca hizmetiyle şereflendi. Onun pekçok feyz ve bereketlerine kavuştu. Hocasının vefâtından sonra, yerine geçip talebelere kendisi ders vermeye başladı. Pekçok talebenin hidâyete ve evliyâlık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiçbir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, rûhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hattâ harama düşmek korkusu ile mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibâdetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirir, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar kaylûle yaparak uyurdu. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini çok iyi bilir, onun unutulmaması için nasihatlerinde üzerinde durur, tarif ederdi. Sünnet-i şerîflerin yaşanması için çok gayret gösterirdi. Onun böyle gayretine karşılık cenâb-ı Hak da kendisine büyük makamlar ihsân etti. Uzun bir ömür yaşadı. 1259 senesinde Rîvgir’de vefât ettiği rivayet edilir. Kabri oradadır. Ziyâret edenler, onun feyz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan duâlar kabûl olmaktadır.

Buxoro yaqinidagi Orif Revgari Hazratlarining ziyoratgohi.

 

ҲАЗРАТ ХОЖА АБДУЛХОЛИҚ ҒИЖДУВОНИЙ

(1103-1179)

 Ҳазрат Хожа Абдулхолиқ Ғиждувоний қуддиса сирруҳу – Хожаи Жаҳон, Хожа Абдулхолиқ номлари билан бутун дунёга машҳур бўлган зотдир. Хожа Абдулхолиқ 1103 йилда Бухоро вилояти Ғиждувон шаҳрида туғилиб, 1179 (айрим манбаларда 1220) йил вафот этганлар. Қабрлари Ғиждувон шаҳридадир.

Бу зоти шариф Хожагон тариқатининг асосчиси бўлиб, авлиёлар султони, олими Раббоний, қутби замон ва буюк тарбиячидирлар. Хожа Абдулхолиқ Хизр алайҳиссалом, Юсуф Ҳамадоний, Имом Садриддин, Ниёз Хоразмий (Бобойи Лақлақаги)лардан таълим олганлар.

Хожа Абдулхолиқнинг оталари Имом Абдулжамил асли румлик (яъни туркиялик) бўлиб, Имом Молик (713-795)  авлодидан, Абдулхолиқ оналари эса подшоҳ қизи бўлганлар. Ҳазрат Абдулхолиқ «Мақсад ас соликин», «Рисолаи саҳобия», «Маслакал орифин», «Мақомати Юсуф Ҳамадоний», «Тариқат одоби» номли асарлар ва бир неча рубоий ва қитъалар ёзган. Хожа Абдулхолиқ Ғиждувоний ҳақларида Навоий, Жомий, Али Сафий, Хожа Муҳаммад Ориф ар Ревгарий, Носириддин тўра ибн Амир Музаффар, Маҳдуми Аъзам Даҳбедий, Муҳаммад Боқир ва бошқа аллома ва авлиёлар ўз китобларида маълумот берганлар.

Жумладан Ҳазрат Алишер Навоий ёзадилар: «Аларнинг (яъни Хожа Абдулхолиқнинг) равиши тариқатда ҳужжатдур. Барча форуқ (ҳақни ботилдан ажратувчилар)нинг мақбулидурлар. Ҳазрат Хожаи Жаҳонга Аллоҳ шундай улуғ бир даражани бердики, «ҳар вақт намозга Каъбага борар эрдилар» (А.Навоий, «Мукаммал асарлар тўплами, 17 том. Т.-2001 йил, 253-254 бет).

Хожа Абдулхолиқнинг руҳлари Баҳоуддин Нақшбандни тарбия қилган. Ҳазрат Абдулхолиқ «Тариқат одоби» китобларида ёзадилар: «Эй фарзанд! Илм билан бирга одобни ҳам ўрган. Зеро, одобсиз одам Аллоҳ лутфидан маҳрумдир. Халқ билан асло низо-жанжал этма. Яхши хулқ, нек одоб ила умргузаронлик айла. Суннати санияни маҳкам тут, салафи солиҳин, тақволи имомлар йўлларига эргаш. Бидъат аҳлидан йироқ бўл, зеро, ҳар қандай бидъат гуноҳдир».

Ҳазратнинг рубоийлари ҳам катта тарбиявий аҳамиятга эгадир:

Гар сенга бировдан шикоят бордур,

Дарди дилинг ундан бағоят бордур.

Ёмонлиги ўзи ёмонга жазо,

Интиқом олмоққа на ҳожат бордур.

***

Шуҳрат ила шум нафсингни шод этма,

Ўзни мардум орасинда кўп ёд этма.

Камтарлик эт! Сен ном чиқарай деб,

Зинҳорки динингни барбод этма.

 Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувонийнинг Хожагон тариқатидаги «Силсилаи Шарифи» қуйидагича:

  1. Муҳаммад (с.а.в)
  2. Абу Бакр Сиддиқ р.а.
  3. Ҳазрат Салмони Форсий
  4. Ҳазрат Қосим ибн Муҳаммад
  5. Ҳазрат Жаъфари Содиқ
  6. Ҳазрат Боязид Бастомий
  7. Ҳазрат Абулҳасан Харақоний
  8. Ҳазрат Абу Али Фармадий
  9. Ҳазрат Юсуф Ҳамадоний
  10. Ҳазрат Абдулхолиқ Ғиждувоний

Ҳазратнинг жуда кўп шогирдлари, мурид ва муҳиблари бўлган, энг таниқли ва етуклари: Хожа Аҳмад Сиддиқ, Хожа Сулаймон Карманий, Хожа Авлиёи Кабир, Хожа Муҳаммад Ориф ар Ревгарийлардир.

Ҳозирда Ғиждувон шаҳри марказидаги Ҳазрат Хожаи Жаҳон зиёратгоҳида янги жомеъ масжид, гўзал мақбара ва катта боғ бунёд этилган бўлиб, мақбара рўпарасидаги Улуғбек мадрасаси, Минора таъмирланиб, асл ҳолига келтирилган.

Саййид Илҳомхон Баҳодиров.
«Туркистон Саййидлари ва Эшонлари»
Жамиятининг минтақавий вакили
Mақолалар муҳаррири,  aдабиётшунос
Олимхўжа Орифхўжа ўғли. 

ABDÜLHÂLIK GÜCDEVÂNÎ

    Evliyânın önderlerinden, İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Abdülcemîl, âlim ve ârif bir kimse olup, Malatyalı idi. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin soyundandır. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde üstün olup, müşkülü olanlar ona başvururdu. Hızır aleyhisselâm ile görüşür, sohbet ederlerdi. Birgün Hızır (aleyhisselâm) kendisine: “Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak, ismini Abdülhâlık koyarsın!” buyurdular. Çocuk doğmadan Abdülcemîl (kuddise sirruh) Buhârâ’ya göç etti. Gücdevân kasabasına yerleşti. Abdülhâlık Gücdevânî orada doğdu. Çocukluğunu burada geçirdi. Yine burada 575 (m. 1179) târihinde vefât etti.

Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri, ilim öğrenmek için, beş yaşında iken Buhârâ’ya gönderildi. Buhârâ’nın büyük âlimlerinden Hâce Sadreddîn’den (kuddise sirruh) Kur’ân-ı kerîm ve tefsîrini öğrenmeye başladı. Okuma esnasında “Rabbinize tezarrû’ ederek ve gizli duâ ediniz” (A’râf-55) meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince hocasına; “Efendim! Bu “gizli”den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve duâ, aşikâr (açıktan, sesli olarak), dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse, hakkı ile (lâyık olduğu şekilde) zikir edilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem, “Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır” hadîs-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim, efendim!” diye arz etti. Hocası, büyük âlim Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlıyamadığı böyle bir suâl sorabilmesine hayret etti, hayran kaldı. Cevâb olarak, “Evlâdım! Bu mes’ele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allahü teâlâ nasîb ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstada kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur” buyurdu. Abdülhâlık Gücdevânî (kuddise sirruh) bu işâret üzerine, mes’elelerini halledecek o büyük zâtı beklemeye başladı. Birgün Hızır aleyhisselâm yanına geldi. Ona, Allahü teâlâyı gizli ve açık zikretme, anma yollarını öğretti ve onu ma’nevî evlâtlığa kabûl edip, “Kalbinden “La ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah” Kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!” diye ta’rîf etti. Abdülhâlık hazretleri de, ta’rîf üzere, bu mübârek Kelime-i tevhîdi sessiz olarak, kalben söylemeğe başladı. Bunu, kendisine bir ders olarak kabûl etti. Bu hâl, kendisinin ma’nevî makamlarda pekçok yükselmesine sebep oldu.

Abdülhâlık Gücdevânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Yirmiiki yaşında idim. Hızır aleyhisselâm beni, Mâverâünnehr’de yaşayan büyük âlim ve velî Yûsuf-i Hemedânî hazretlerine gönderdi. Ondan tam istifâdeye kavuştum.”

Bu sebeple, Abdülhâlık Gücdevânî hazretlerinin sohbette üstadı Yûsuf-i Hemedânî (kuddise sirruh), zikir tâlim hocası da Hızır (aleyhisselâm) idi.

Abdülhâlık Gücdevânî (kuddise sirruh) beş vakit namazını Kâ’be-i muazzamada kılar, tekrar Buhârâ’ya dönerdi. Bir Aşure günü talebelerine ders veriyordu. Evliyâlık hallerini anlatıyordu. Görünüşü müslüman kıyâfetinde olan bir genç kapıdan girip, talebelerin arasına oturdu. Abdülhâlık hazretleri arada sırada o gence bakıyordu. Bir müddet onun sohbetini dinleyen genç. “Efendim! Resûlullah (aleyhisselâm) “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahın nûru ile bakar” buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?” diye sordu. Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri, “Sırrı şudur ki; belindeki zünnârını (hıristiyanların ibâdette bellerine bağladıkları ve ucunda haç asılı parmak kalınlığında yuvarlak ip) kesip çıkar ve müslüman olmakla şereflen!” buyurdu. Genç i’tirâz edip, “Allahü teâlâya sığınırım, benim belimde zünnâr mı var?” deyince, Abdülhâlık (kuddise sirruh) bir talebesine işâret etti. Talebe, o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcûb oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlık Gücdevânî hazretlerine muhabbet, sevgi duymaya başladı. Böylece evliyânın, Allahü teâlânın nûruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şahadet getirip müslüman olmakla şereflendi. Sâdık talebelerinden oldu. Bunun üzerine Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri talebelerine dönerek buyurdu ki, “Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnârımızı keselim, imân edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârı kesti, biz de kalbe âid zünnârı keselim. O da, kibr ve gurûrdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa mazhar olalım” buyurdu. Dostlar arasında şaşılacak hâller göründü. Hazreti Hâcenin ayaklarına düştüler, tövbelerini yenilediler. Hep birlikte tövbe ettiler ve kalblerinin Allahü teâlâdan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı.

Birgün huzûruna bir kimse gelip, “Eğer Allahü teâlâ beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zira bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin muradıdır. Cehennem ise, Allahü teâlânın muradıdır” dedi. Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri bu sözü red ederek, “Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir” buyurdu. O kimse de, “Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytân yaklaşabilir mi?” diye sordu. Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, birşeye Öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakka yönelsin. Allahü teâlânın Kitabına ve Resûlünün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün” buyurdu.

Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri, Allahü teâlânın indinde duâsı makbûl olan kimselerden idi. İnsanlar ve cinler onun duâsına kavuşmak için, uzak yerlerden bile gelirlerdi. Birgün Abdülhâlık Gücdevânî’nin (kuddise sirruh) huzûruna uzak yerden bir misâfir, biraz sonra da yanlarına, güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi Abdülhâlık hazretlerinden düâ isteyip hemen ayrıldı. Misâfir, “Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu” dedi. O da, “Bizi ziyârete gelip duâ istiyen bir melek idi” buyurdu. Misâfir hayret etti ve “Efendim! Son nefeste îmân selâmeti ile gidebilmemiz için bize de duâ buyurur musunuz?” diye arzuda bulundu. Bunun üzerine Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri, “Her kim farzları eda ettikten sonra duâ ederse, duâsı kabûl olur. Sen, farz olan ibâdeti yaptıktan sonra duâ ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur” buyurdu. (Allahü teâlâ, Resûlullahın ve evliyâsının duâsını kabûl edeceğini Kur’ân-ı kerîmde bildirmektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte, “Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemîn etseler, Allahü teâlâ, onları doğrulamak için o şeyi yaratır” buyuruldu. Allahü teâlâ sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemîn ettikleri şeyleri bile yaratınca, duâlarını elbet kabûl buyurur. Allahü teâlâ mü’min sûresinin altmışıncı âyetinin meâlinde, “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim” buyurdu. Duâların kabûl olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ elbet kabûl olunur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâlar kabûl olmuyor. Bu şartları yaptıklarına güvenilen âlimlerin, velilerin duâ etmeleri için, onlara yalvarmak şirk olmaz. Allahü teâlâ, sevdiklerinin rûhlarına işittirir. Onların hatırı için istenileni yaratır. Onların rûhları diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile ve izni ile dirilere yardım ederler. Böyle inanarak evliyâdan yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Allahü teâlâya tapınmak, O’na inanmak, O’ndan istemek olur.

Abdülhâlık Gücdevânî hazretleri, Vasıyyetname risalesinde ma’nevî oğulları Hâce Evliyâyı Kebîr’e buyurdular ki: “Sana vasıyyet ederim ey oğul ki; her hâlinde ilim, edeb ve takvâ üzere ol! İslâm âlimlerinin kitaplarını oku! Fıkıh ve hadîs öğren! Câhil tarikatçılardan sakın! Şöhret yapma! Şöhretde âfet vardır. Aslandan kaçar gibi câhillerden kaç! Bid’at sahibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün olanlar ile arkadaşlık etme! Helâlden ye! Çok gülme! Kahkaha ile gülmek gönlü öldürür. Herkese şefkat ve merhamet et! Kimseyi hakîr görme! Kimse ile münâkaşa, mücâdele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine dil uzatma! Onları inkâr eden felâkete düşer. Mayan fıkıh, evin mescid olsun!”

Tasavvufta meşhûr olan (onbir temel kelime), Abdülhâlık Gücdevânî’nin sözlerindendir.

  • Vukuf-ı Zamanî: Müridin zamanı çok iyi değerlendirmesidir.
  • Vukuf-ı Adedî: Dersin adedi ve gerçek manası düşünülmelidir.
  • Vukuf-ı Kalbî: Kalbi uyanık tutmak gerekir.
  • Hûş der-dem: Nefes alıp verirken, gaflette olmamak.
  • Nazar ber-kadem: Başkasına değil, kendine bakmalıdır.
  • Sefer der-vatan: Halktan ayrılıp Hakk’a gitmesidir.
  • Halvet der-encümen: Halk içinde de olsa, halvet hali olmalıdır.
  • Yâd kerd: Şeyhin verdiği zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak.
  • Bâz geşt: Zikirle Allah’a dönüş, vuslât düşünülmelidir.
  • Nigah-daşt: Kalbi zararlı düşüncelerden korumak.
  • Yâd-daşt: Masivâyı bırakarak, sadece Allah’ı düşünmektir.

Seyyid Mustafa Alperen Yüksel.

“Türkistan Seyyidler ve Şerifler” Derneği, Türkiye Temsilcisi

1) Reşâhat sh. 25

2) Câmi’-il-kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 50

3) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3066

4) İrgam-ül-mürîd sh. 51

5) Behcet-üs-seniyye sh. 13

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 972

7) Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 28

8) Menâkıb-ı Abdülhâlık Gücdevânî, Fadlullah bin Rüzbehân İsfehânî. Yahyâ Tevfîk kısmı No. 190

9) Risale fî âdâb-ı tarikatı li-Hâce Abdülhâlık Gücdevânî Yahyâ Tevfîk kısmı. No: 190

Abdulxoliq G’ijduvoniy majmuasidan lavhalar.
 

Buxoro yaqinida joylashgan G’ijdivon shahridagi Abdulxoliq G’ijdivoniy ziyoratgohi.